HAN İLÇESİ

          
     HAN

            Kanuni Sultan Süleyman devrine ait h.937, M.1530 tarihli, 438 no.lu Mühimme Defterinde Han, Han-Barçın mea Oynaş Kazası olarak geçiyor ve 119 tane köyünün bulunduğu kaydediliyor. Sınırları ise bu günkü Emirdağ’ın tamamı, İscehisar’ın kuzey kısımları, Bayat’ın tamamı, Sivrihisar’ın bir kısmı, Haymana’nın bir kısmını içine alıyor. Hatta Sultandağı’na bağlı Çaykışla’nın, maliye müdevver defterinde Han’a bağlı olduğu kaydediliyor.
        
       16.yüzyıl sonlarında henüz Hüsrev Paşa manzumesi yapılmamıştır. 1597 yılı sonbaharında İstanbul’dan Halep’e giden İngiliz John Sanderson, Bozüyük - Eskişehir - Seyitgazi - Bayat - Bolvadin’den geçerek Akşehir’e varmıştır. Diğer bir yol güzergâhında ise aynı seyyah, Seyitgazi-Bayat arasında tek menzil olarak Bardakçı’yı göstermektedir. Han Köyü’nden başka bir adla da olsa bahsetmemektedir. Bu da Han Köyü’ndeki menzil manzumesinin henüz 16. yüzyıl sonlarında olmadığını göstermektedir. 1618 yılında Konya’dan Akşehir üzerinden İstanbul’a dönen Polonya Ermenilerinden Simeon, Afyon Karahisar’ından Beypazarı’na oradan Sarılar’a varır, yoluna İzmit istikametinde devam eder. Böylece seyyahın Bayat - Hanköyü - Seyitgazi - Eskişehir yolunu kullanmadığı anlaşılır. Bundan da Bayat - Seyitgazi arasında henüz bir menzil olmadığı, bu yüzden seyyahın bu yolu tercih etmediği kanısı doğar. IV. Murat zamanında Hüsrev Paşa tarafından yaptırılan Kervansarayın aslında, bir Selçuklu Kervansarayı olduğu belirtilmektedir. Bu olasılık oldukça akla yatkındır. Çünkü Hüsrev Paşa'nın Han'a bir kervansaray yaptırmadığını, daha önce mevcut olan kervansarayı yeniden onardığını tahmin ediyoruz. Bu kervansarayın da tabii ki bir Selçuklu kervansarayı olması gerekir. Çünkü bu tip kervansarayları Selçuklular yol güzergâhları boyunca çok sayıda yaptırmışlardır.
    
           a) Yine Hüsrev Pşa Camiinin, Hüsrev Paşa Camii değil de Rüstem Paşa Camii olduğu konusunda bilgiler mevcuttur. Böylece bunun da bir Selçuklu Camisi olduğu söylenmektedir. Yine edindiğimiz bilgiler ışığında bunun da doğru olma olasılığı çok fazladır. Çünkü Hüsrev Paşa'nın bu camiyi kilise kalıntısı üzerine inşa ettiğine dair bilgi ve belgeler açık değildir. Eski bir Selçuklu camisini onarmış olması mümkündür. Zaten caminin kubbe şekli de Osmanlı'dan ziyade bir Selçuklu eserini hatırlatmaktadır. Hüsrev Paşa zamanında çeşmeler de yapıldığından bahsedilmektedir. Ancak, korumaya alınan Meydan Çeşmesi'nin işleniş tarzı bir Selçuklu eseri olduğunu ortaya koymaktadır. Kitabesinde de zaten çeşmenin yapılış tarihi ile ilgili bir bilgi bulunmamaktadır. Kitabe sadece tamir edildiğine dair bilgiler vermektedir.
   
           Yeraltı şehrindeki bazı süslemelerin Selçuklu tarzı süslemeler olduğu bertilmektedir. Zaten Roma döneminin ilk devirlerinde (Hıristiyanlığın doğduğu senelerde) bu tür bir süslemenin varlığı akla yatkın gelmiyor.
  
          Naima tarihi ve diğer Osmanlı kaynaklarında Eskişehir, Osmanlı çağında Doğu Seferleri yolu üzerindeki menzillerden biridir. 17.yüzyıl başlarında bu seferler sırsında, Eskişehir ve yöresinin adına sık rastlıyoruz. İlçemizdeki Osmanlı dönemi ile ilgili ilk önemli bilgilere, IV. Murad (1523-1540) döneminde rastlıyoruz. Naima h. 1048’de (=1638) Sultan IV. Murad’ın Bağdat Seferi’ni anlatırken, uğranılan menziller arasında burası da sayılmakta ve değerli bilgiler verilmektedir: " ........ andan Seyyid Battal Gazi merkadi ziyaret olunup andan Çamlıbel’de Kızılkilise nâm mevzide Hüsrev Paşa etdiği han ki elân Yenihan demekle ma’ruf olan kasaba-i nev-bünyana nüzül olundu. Muharremin yirmibirinci günü idi. Silahdar Paşa kethüdasi Çifterlü Osman Aga ki Hüsrev Paşa Hani’nı tamir etmiş idi. Padişah, vezir-i azâma ziyafet edip pişkeşler çekip huzur-i şehriyaride arz-ı vücud edip nazar-ı iltifat ile mamur oldu. ....." denildikten sonra Bolvadin istikametinde yola devam edilmektedir. O halde Bizans devrinde iskân edilmiş bir yer olan Hanköyü’nde bir düzlükte büyük bir kilisenin bulunduğu ve bu kiliseye Türk devrinde 17.yüzyıla kadar Naima’nın ifadesine göre Kızılkilise denildiği, Bardakçı’dan sonra geçilen yerin Çamlıbel olduğu öğrenilmektedir. Bu kilise Sadrazam Hüsrev Paşa tarafından 1631 yılına doğru cami olarak yeni baştan yapılmaya başlanmış ve etrafına da bir hamam ile bir kervansaray yapılmıştır. Ayrıca su getirilmiş ve çeşmeler yapılmış, böylece bu ıssız yer şenlendirilmiş, bu gibi menzil külliyelerinin çoğunda olduğu gibi bir köyün kurulmasıyla hayat kazanmıştır. Bu köyün adı da Yenihan olmuştur.

            Son dönemlere kadar tarih kayıtlarında Han için Hüsrev Paşa Hanı kayıtlarına rastlanmıyor. Hüsrev Paşadan önce de Han için içinde "Han" olan isimler kullanılmıştır. Hüsrev Paşa’dan önce de Han’da hanlar vardı. O devirlerde ismi Han-ı Barçın olarak geçer. Hüsrev Paşa buradaki hanı yeniden ve daha muazzam bir şekilde yaptırır. Aynı şekilde bu bölgede Barçın adıyla anılan üç yerleşim yeri vardır. Tarih kayıtlarında bu yerler bu adlarla anılırlar. Bu Barçınlar Nevai Barçın (Kemerkaya), Barçın (Bayat) ve Han-ı Barçın (Han)’dır.

            Barçın ipek böcekçiliği ile uğraşan topluluklara verilen bir addır. Demek ki zamanında bölgemizde ipek böcekçiliği ile uğraşılar yoğun olmuştur ki, yerleşim yerleri için bu adlar kullanılmıştır.

            Evliya Çelebi Karahisar-ı Sahib’i (Afyon) anlatırken; "Şehrin asil adi Karahisar’dır. Başka Karahisar’lardan ayırmak için Karahisar-ı Sahib) demişlerdir. Zira Selçuklu vezirlerinden Sâhib Ata, burayı imar etmiştir. Karahisar merkez, Sandıklı, Sincanlı, Şühut, Cüle, Barcınlar (2 kaza), Kıramık, Çay kazaları (9 kaza), bu sancağa bağlıdır. I.Murad devrinde Osmanlılara geçmiştir." demektedir. Burada adı geçen iki Barcın kazasından biri bu günkü Han, diğeri de bu günkü Bayat’tır. Çelebi devamla; "19 tüccar hanından Çifterlu Osman Paşa (Ağa), Kapan, Abdullah Efendi, Hacı Üveys, Çatalbaş Paşa, Acem hanları çok büyüktür" der. Burada sözü edilen Çifterlu Osman Paşa, IV. Murad döneminde ilçemize adını veren paşadır. Bu duruma göre ıssız olan bu bölgeye 1631 yılından itibaren bir köy kurulmuştur ancak, bu köy halkının bu günkü Hanlıların ataları olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yoktur. O devirde bu günkü Han’a (yani Yenihan) yerleştirilenlerin kimler olduğuna dair bilgileri XVIII. yüzyılda Osmanlı Iskân Siyaseti belgelerinde bulabiliyoruz.
            Konar-göçerler, genellikle Osmanlı Devleti’nin kabul ettiği merkeziyetçi idare tarzına aykırı olarak; "Yörük, konargöçer taifedir, karada ikameleri yoktur." hükmüyle tarif edilmişlerdir. XVIII. yüzyıl tarihçilerinden Kâtip Çelebi, 1624-1635 tarihleri arasında dolaştığı Osmanlı ülkelerinin çoğunun harap olduğunu beyan eder. Osmanlı bu şekildeki ıssız yerleri tekrar canlandırma teşebbüslerine girişmiştir.
            Bozuluş Türkmenlerinden olup Aydın civarında sakin olan Mihmadlu, Aksudlu ve Gaffarlu cemaatleri Bolvadin yakınlarındaki Karacaören köyüne, diger Mihmadlu cemaatinin yüz haneden fazla bir kısmı Ayne-ekreli ve Otan adlı köylere, Kermih, Çökelek ve Kuşdoganlu cemaatleri 200 kadar haneleriyle Seyitgazi ile Eskişehir arasında Dudcu-Paşa mezari yakınında iskân olunmuşlardı. Ancak 1701 yılında yapılan bu iskân çalışmalarında, Dudcu-Paşa mezarı yakınında iskân edilecek cemaatlerin, bölgede bulunan harap ve sahipsiz on köye yerleştirilmeleri yerine, emirlere aykırı olarak Sultanönü sancağının Karacaşehir kazasına bağlı Yukarı Karı-Pazarı, Akpınar, Taşlı ve Albaguz mezrasındaki Kaba-Fakı adlı mamur köylere iskân edilmeleri, mezkûr köyler halkının şikâyetlerine sebep olmuş, 1702 yılında Eskişehir sancağı mutasarrıfına ve kadılara gönderilen emirle, adı geçen cemaatlerin mezkur on harap köye yerleştirilmeleri emredilmiştir. Karahisar-i Sahip (Afyon) sancağında Yazıcılar (Yazicili) kazasında, Sivrihisar’da sakin konar-göçer Boz-Ulus Türkmenlerinden Karayağı cemaatı, kendilerinin de istekleriyle Karahisar-ı Sahip sancağında Sivrihisar’a yakın bir mahalde bulunan Çandar Köprüsü civarındaki Ali Tan, Zabdalı, Ömer Hacı ve Haztar adlı harabe köylere 1709 yılında verilen bir emr-i şerifle iskân olunmuşlardır. Aydın Livasında, Anamuslu, İncili Süleyman Kedhüda, Perakendegân-ı Aydın, Çıkrık Tüccarlısu, Tancılu (veya Kancılu olabilir), Dokuz-Kedhüda cemaatleri ile Keçilü Karamanlu mahalleleri ahalisi yerleşmişlerdi. Bunlardan İfraz-ı Zülkadriye Türkmenlerinden olan Dokuz-Kedhüda cemaati Hüsrev Paşa Hanı’nda sakindiler. O halde Hüsrev Paşa’nın Yenihan’ında iskân ettiği cemaat bu cemaat olmalıdır.
            Fakat 1729 yılında Karahisar-ı Sahip sancağında Barçın (Han) kazasında ikamet eden 400 haneden fazla bir hane cezalandırılmak amacıyla sürgün edilmişlerdir. (Bak.ATA.vs.Nu:221.S.185.Not.1)
O halde bu günkü Hanlılar’ın tamamının Dokuz-Kedhüda cemaatinden olmaları mümkün değildir.
Kâtip Çelebi "Cihan-nüma" da Eskişehir’i anlatırken Seyitgazi hakkında şu bilgileri verir ve bu arada ilçemizin adı da geçer. "Bu kasabadan şark Seydi Gazi, şimal Göynük, garp Sögüt, dahi garp ve cenup Inönü, Seydi Gazi sahra üzre Eskişehir ile Bardaklu ve Yenihan (Han) arasında bir kasaba-i mamuredir......." 
            İstanbul’da Topkapı Sarayı’nda Bağdat Köşkü el yazmaları arasında bulunan 2855 no.lu bir mecmuada (eski no.405) Sultan IV. Murad’ın h.1044 Şevvali ile 1045 Recebi arasında (=1635) yapılan Revan Seferi menzilleri anlatılırken yolu Hanköyü’nden geçtiği anlaşılmaktadır. 29 Şevvalde Seyitgazi’ye gelen ordu, ertesi gün buradan ".... azim nisan yağmurları ........ " altında, taşlık bir yoldan ilerleyerek 4.5 saatte Bardakçı’ya buradan da ertesi gün " .......dağlarda azim sis ve bataklıklarda balçıktan usret çekerek, 5 saatte Çifterlu’ya varmıştır. 2-3 Zilkade gecesini Çifterlu’da geçiren ordu. 3 Zilkade günü " ...... kuru soğuktan elem çekerek, 4.5 saatte Bayat’a oradan da 8 saatte Bolvadin’e varmıştır.
            Bu menziller bu gün bir harita üzerinde takip edildiğinde, Seyitgazi-Bardakçı mesafesine eşit olan Bardakçı-Çifterlu mesafesi, Çifterlu denilen yer için Han İlçesi’nin bulunduğu yeri vermektedir. Bu günkü Çifteler ise çok güneydoğuda kaldığından, Çifterlu ile aynı yer olmasına imkân yoktur. Hanın yapılmasından önce, hatta yapıldıktan sonra bir müddet, bu yer Çifterlu (veya Çifteli) olarak adlandırılmış ancak, o sıralarda 1632 yılında Tokat’ta idam edilen Hüsrev Paşa’nın hatırası birkaç yıl içinde unutulduktan sonra adı, imar ettiği menzile Hüsrev Paşa Hanı olarak verilmiştir.
            İbrani dilinde yazılmış ve İngilizce ve Türkçe’ye çevrilmiş olan "1641-1642’de bir Karayit’in Türkiye Seyahatnamesi" adlı eserde, yazarı Samuel Ben David Yemşel, üç arkadaşı ile birlikte Kırım’dan yola çıkarak hac amacıyla Kudüs’e gidiş gelişlerinde geçtigi yerler hakkında bilgi verir. Bolvadin’den Bayat’a gelen yolcular, buradan Hüsrev Paşa Hani’na geçerler. "Evvelki günlerde olduğu gibi o gün de, iki menzillik yol aldık ve yüksek dağlar geçtik. Cuma günü akşama doğru saat birde önce Yenihan’a (Han) geldik. 1629 yılında inşa edilen han vezirin adı ile anılır. Hüsrev Paşa tarafından inşa edilmiş olan bu şehirde Cumartesini geçirdik. Kervan, Bayat kasabasında kaldı. Rabbanitelerin eşyaları da atların sahipleriyle beraber orada kaldı."
            J. Otter, 1734’de Hüsrev Paşa Hani’nda gecelemiş ise de buradaki eserlere dair bir şey yazmaz.
            1730-40 yıllarında buraya ugrayan Richard Pockoke, ..... büyük bir köy olan Shroff-Pasha-Kane’nin sadece bu garip imlâ ile adını verir. Seyyah, Bolvadin’den gelmiş ve Han Köyü üzerinden Seyid Gazi (Saide-Gazeli)’ye geçmiştir.
            İstanbul’un muhtelif kütüphanelerinde el yazma halinde nüshaları bulunan, Hacı Ahmed Paşa’nın h.1160 (=1747) tarihinde İran’a yaptığı elçilik seyahatinin yol hatıralarında da (topk.s.-Hazine, 1635; Süleymaniye-Esad Ef. 2091; Fatih-Millet, 819; Üniver, 369, 887, 2538) Bilecik, Söğüt, İnönü, Eskişehir, Seyitgazi’den geçilerek Hüsrev Paşa Hanı’na varılır, buradan da Bayat, İshaklı üzerinden Akşehir’e doğru gidildiği anlatılır. Yani artık menzilin adı Hüsrev Paşa Hanı olarak yerleşmiştir.
            Hüsrev Paşa manzumesi dışında bu devirlerden kalma fazla bir eser bulunmamaktadır. Pek çok eser tahrip olmuş veya kaçırılmıştır. Üç dört tane mezar taşı bulabildik. Bunlardan birisi cami avlusunda hazirede bulunan, uzunlamasına bir kenarı noksan bir mezar taşıdır. Bu taş; " .....sabıka Hüsrev Paşa k....... (noksan) ...... el-hâc Ömer Ağa. 15 Zilhicce 1167" tarihli mezar taşıdır. Bu taşın diıer yarısına rastlanmamıştır.
            İkinci taş ise mezarlık dışında kaldığı için asıl yerinden sökülerek, mezarlık içine atılan ve zayi olmaması için tarafımdan alınarak Hükümet Konağı avlusunda muhafaza edilen, beyaz mermere işlenmiş bir mezar taşıdır. Bu taşın ayak taşı da mevcuttur. Bu taşın tarikat ehli bir kişiye ait olduğu düşünülmektedir. Taşın yazıtında, "El-Hac Mustafa ruhu için el Fatiha 1168" ibaresi açıkça okunmaktadır.
            Henüz okunmamış bir Osmanlı mezar taşı parçasında da 1278 tarihi okunmaktadır.
            İngiliz albayı M. Leake ve arkadaşları 27 Ocak 1800'de Seyitgazi'den çıkarak, 7 saat ötdeki Chosrew Pascha Chan'ına giderken, çam ormanlarından geçerler ve Pişmişkale (Yazılıkaya) ile bu civardaki mağara halinde işlenmiş mezar odaları ile hayli meşgul olurlar. Doğanlı adındaki bir köyden geçerek Hüsrev Paşa Hanı'na varırlar.
            Anadolu'da uzun geziler yapan William Francis Ainsworth da Seyyid Gazi'den 1839 yılının 10 Kasım günü, Bardak Chili Keuy (=Bardakçılı) dediği bir köyden geçerek Hüsrev Paşa Köyü'ne varır. İki köy arasındaki arazi çam ormanları ile kaplıdır. O sırada köy ..200 kadar evden ibarettir. Büyük bir Hıristiyan kilisesi bir minare ilavesi ile cami haline getirilmiştir. Ainsworth ve arkadaşları köyde menzil hanının perişan bir odasında gecelerler. Ertesi gün, hep ormanlar arasından geçerek, Bayat üzerinden Bolvadin'e doğru giderler. Bu seyyahlar buradaki eserler hakkında bir not yazmazlar.
            Anadolu'nun eski eserleri hakkında çok değerli resimler meydana getiren Leon, Comte de Laborde nitekim ormanların tahribi ile yapılan Hüsrev Paşa Köyü'nü harap bir yığın olarak anar ve albümünde kasabanın değil, o civardaki bir ormanın resmini verir.
1842'de buraları dolaşan W. Hamilton ise, Emirdağı'ndan Elhan Köyü'ne varır, buradan Gömek Köyü'nden Bayat'a geçer. Burada iki büyük kervansaray görür. Bayat'dan bir yol Hüsrev Paşa Hanı'na (Kozru Pacha Khan) beş saatte ulaşılmasını temin etmektedir.
            Osmanlı tarihi boyunca bir ana yol güzergâhı üzerinde bulunan Han, bu durumunu 19. yüzyıl sonlarına kadar korumuştur. Nitekim 1861'de basılan bir seyahat rehberinde yol güneyden yukarı doğru anlatılarak Kırk İn'den sonra Bayad'dan (Bayat) geçmekte ve Afyon Karahisarı'na 12 saatlik uzaklıkta olan Hüsrev Paşa Hanı'na (Khorev Pacha Khan) varılmaktadır. O devirde burası yeşil bir havza teşkil etmektedir ve burada beş ayrı istikametten gelen yollar birleşmektedir. Rehber buradan sonra Pişmişkale, Yazılıkaya ve Kümbet'e geçer. Daha sonraları 1878'de basılan bir rehberde ise ters istikametten gelindiğine göre güzergâh üzerindeki yerler anlatıldıktan sonra Afyon-Karahisarı'nın bir kazası olan ve yalnız yaz aylarında oturulan Kosrev Pasha Khany denilen bu yerden iki cümle ile bahsedilir.
            Sadece Han sınırları içerisinde, Hititlerden başlayıp Bizans döneminin sonuna kadar olan evrede yedi tanesi, o zamanın şehri niteliğinde, olmak üzere 20-30 antik yerleşim yeri ve yine % 90’ı bu devrede olmak üzere binlerce antik kalıntı tespit ettim. Bu tespitlere toprağın 0 ile 2 m. derinliğinde olan ve çıkarılmamış bulunan tarihî kalıntılar dahil değildir. Ne yazık ki, bu antik yerleşim yerlerinin % 88-90’ı ne Avrupalı gezginlerce ve ne de devletimizin ilgili birimlerince bilinmemektedir ve tescilleri yapılmamıştır. Bu bilinmeyenler ve tescil edilmeyenler arasında Avrupalı araştırmacıların yerini bu günkü Han olarak tespit ettikleri Roma dönemindeki Kakkabocome ile Kakkabas (Başara Köyü’nde olması muhtemel), Malya (Gökçeyayla Köyü), Aurtaum (Erten Mahallesi) ve ismini bilemediğimiz Alevkilise ve Karakuyu antik şehirleri de vardır. Bu şehirlerden sadece Midas City tescil edilmiştir. Bu ilgisizlik çok acıdır ve bu kültür varlıklarının bulunduğu alanlarda çok sayıda kaçak kazılara ve tarihî eser kaçakçılarının sık sık uğramasına vesile olmaktadır. İlçe hudutları içerisinde kaçak kazı izlerine sık rastlanmaktadır. Aynı Osmanlı döneminde olan ilgisizlik gibi, zamanımızdaki ilgisizlik bedeniyle de ilçemizden binlerce tarihî eser kaçırılmaktadır. Ne yazık ki, kaçırılan bu değerli eserlerin kimlerin avlusunu süslediğini veya hangi Avrupa müzesinde bulunduğunu tespit etme fırsatını kaçırmış durumdayız.
            Yine de ilçemiz hudutları içerisinde binlerce yıllık ve dönemini en iyi şekilde anlatan son derece değerli eserler mevcuttur. Tescilleri yapılmayan bu eserlerin hemen hemen hepsi tahrip edilme veya kaçırılma tehdidi altındadır. Birçok heykel ve stell bilinçsiz kişilerce yaralanmış veya kırılmıştır. Erten Hitit Höyüğünde bulunan Roma stelleri, Başara, Üççeşmeler, Alevkilise, Aurtaum, Malya ve Karakuyu antik şehirlerinde bulunan heykeller, steller ve daha birçok tarihî kalıntı, birçok kişi tarafından yerlerinden taşınmış, değişik köylere götürülmüş, mezar, avlu ve bina duvarlarında kullanılmıştır. Birçok eser de ya yerinde veya başka yere taşınarak tahrip edilmiştir.
            Midas Antik Kenti dışındaki diğer antik şehirler, genelde küçük düzlüklere kurulmuştur. Bu şehirlerin bulunduğu alanlar bu gün genelde şahıslar tarafından sahiplenilmiş ve tarla yapılmıştır. Bu tarlaların işlenmesi sırasında daha yüzeyde bulunan çok sayıda tarihî eser, tarım aletlerine takılarak çıkmaktadır. Tarihî eser konusunda bilinçsiz olan vatandaşımız bu eserlerin kıymetini bilmediğinden, çıkan mermer heykeller kırılmakta, içinde altın aranmaktadır. Aslında, bu eserlerin altından daha kıymetli olduğunu senelerdir halka anlatma çabası içindeyiz. Ancak bunda fazla bir yol kat etmiş değiliz. Toprak altında halâ binlerce eserin bulunduğunu sandığımız ilçemizde bu kalan son eserleri korumak için halkı daha fazla bilinçlendirmek ve bu eserlerin insanlığın ortak malı olduğunu anlatmak ve ele geçirilen eserin resmi makamlara bildirilmesini temin etmekle mükellefiz.
            Son derece çok tarihi zenginliği olan ilçede, tarihi eserleri korumak ve dünya insanının gözü önüne sermek için ilçede, bir açık hava ve kapalı müzeye ihtiyaç vardır. Tarihi zenginliği anlatmak için yüzeysel de olsa yazmaya başladığımız bu tanıtım kitabının sonunda görülecektir ki, ilçemizde kurulacak bir Arkeoloji Yüksek Okulu için en azından ortalama 4-5 yüz yıl yetecek kadar malzeme vardır. İlgili kurumların bu konu üzerinde durmaları hem Han İlçesi’nin geleceğini temin edecek, hem de bu okulun yerinde yapacağı çalışmalar ile dünya tarihinin bilinmeyen büyük bir kısmının yazılmasına vesile olacaktır.
            Hitit döneminden başlayıp Bizans döneminin sonuna kadar olan sürede ekonomik zenginliği, gerek yoğun orman varlığı ve gerekse iklim şartlarının elverişliliği nedeni ile bölgemiz birçok medeniyetin göz koyduğu bir bölge olmuştur. Bilhassa Romalılar döneminde bu bölgeye "Phrygia Salutaris" yani "Sağlıklı Phrygia" adı verilmiş ve her üç-dört kilometrede bir köy veya şehir kurulmuştur, yoğun bir yerleşime sahne olmuştur.
Yine komşu ilçelerimizi de dikkate alırsak tarihin belirli dönemlerine ait yerleşim yerlerine sık rastlıyoruz. Komşu ilçe Seyitgazi sınırları içerisinde Nakoleia, Santabaris, Meros ile ismini bilmediğimiz Büyükyayla, Çörez Yaylası, Zehran Deresi, Çürüttüm, İnni gibi bölgemize yakın önemli antik yerleşimler vardır. Komşu ilçeler Çifteler (Caborkion), Bayat (Etsya) adıyla bilinen şehirlerdir. 
            Türklerin Anadolu’ya girmeye başlamasıyla bölgemizdeki bu yoğun Roma-Bizans yerleşim yerleri yavaş yavaş terkedilmiş ve yerine yeni yerleşimler olmamıştır. Bu durumda bu yerleşim yerlerinin çoğu kaderlerine terkedilmiş, yıkılmaya bırakılmıştır. Bilhassa Selçuklular döneminde hemen hemen boş kalan bölgemiz, Han hudutlarının dikkate alırsak önemsiz Selçuklu izlerine rastlarsak da, Osmanlılar döneminin ancak ortalarında bu günkü Han’ın bulunduğu yerde esaslı bir yerleşim görmüştür.
            Bütün bilim adamları ve araştırmacıların birleştiği bir husus, Anadolu’nun, Avrupa ile Asya arasında bir köprü görevini üstlendiği ve bir medeniyetler ülkesi olduğudur. Bizdeki ilgisizliğe rağmen Anadolu, çok erken yıllardan beri Avrupalı gezginlerin dikkatini çekmiş ve bu ilgi XIX. yüzyılın başlarına kadar sürmüştür. Gerek Osmanlı ve gerekse günümüzdeki tarihe ve tarihi kültür varlıklarına olan ilgisizlik, Anadolu’nun nadide eserlerinin birçok Avrupa müzesini süslemesine vesile olmuştur.
            Daha yakın tarihlere kadar Han İlçesi ve çevresinden çıkarılan eşsiz eserler kahve köşelerinde, sahipsiz kalmış ve eser kaçakçılarının eline geçmiştir. Han halkı bu eserlerin kıymetini bilememiştir. Han hudutları içerisindeki çok yoğun olan kültür varlıkları bu güne kadar tespit edilememiş, tescilleri yapılamamış ve bu nedenle de gerek kişilerin kasti ve gerekse kaçakçıların kazılarıyla tahrip olmuşlardır. Han ilçesine en yakın ve en eski yerleşim izine Erken Kalkolitik Çağda rastlıyoruz. Bu çağda (5700-5459) en erken evreden başlayarak kültürel yönden güney ve doğudan çok, kuzeydeki Balkan kültürleriyle ilişkiler geliştiren bu bölgede dönemin sonlarına doğru tarihlendirilebilecek bir yerleşim merkezi Eskişehir yakınlarında ve Porsuk Çayı vadisindeki Orman Fidanlığı adlı yamaç yerleşmesidir.
            İlk Tunç Çağında Anadolu kültürleri, kuzey batıdan gelen göçler sonunda Geç Kalkolitik Çağda ortaya çıkan kültürlerin bir gelişimini oluşturur. İlk Tunç I.dönemi kültür bölgelerinin başında, tüm kuzeybatı Anadolu’yu ve Trakya’nın güney kıyılarını etkisi altına alan almış I.Troia kültürü gelmektedir. Bu dönemde ölüler genellikle iri küpler içinde armağanları ile birlikte ve bacaklar (hoker) durumda gömülmüşlerdir. Bölgemizde Afyon yakınlarındaki Kusura’da, Troia ile çeşitlenebilen aynı döneme eşit mezarlıklar bulunmaktadır.
            Afyon’un Bayat İlçesi’ne bağlı ve Han’dan ayrılarak yeni bir köy kurmuş olan Mallıca Köyü’nde bulunan antik yerleşim yerlerinde, küpler içinde (hoker-bacaklar karına çekili) durumda iskeletlerin çıktığını bir tanıdığım ifade etmiştir. Ancak, ilçemize 15 km. kadar bir mesafede olmasına rağmen burada bir inceleme yapma fırsatı bulamadım. Afyon Müze yetkilileriyle de bir bağlantı ve görüşme fırsatım olmadı. Eğer bu anlatılanlar doğru ise bölgemizde de İlk Tunç I.dönemin başlarında yerleşimler olmuştur. 
            İlk Tunç II. döneminin kültür bölgelerinden biri de Eskişehir Ovasındaki Demirci Höyük yöresidir. Orta Anadolu kültürleriyle Güneydoğu Avrupa kültürleri arasında bir köprü görevi gören Demirci Höyük bu çağlarda 70 m. çapında, alçak bir teras duvarıyla kuşatılmış 15-20 kadar evden oluşan küçük bir köy durumundaydı. Üç odalı biri dışında tüm evler iki odalı olup içlerinde de birer fırınla ocağa yer verilmişti. Güneydoğu Avrupa ve Anadolu geleneklerinin kaynaştığı bu küçük köyde eski Avrupa izleri en açık biçimde pişmiş toprak kadın figürlerinde görülmektedir.
            İlk Tunç II. döneminde Orta Anadolu’da güçlü beylikler ortaya çıktı ve esaslı bir devletleşme sürecine girildi. Troia hazineleriyle çağdaş zengin mezar armağanları altın, gümüş, elektron, tunç ve demirdendir. En ilginçlerinin yanlışlıkla "Hitit Güneş Kursu" denen boğalı ve geyikli disklerin oluşturduğu bu eserler halkın sosyal ve dinsel inanışları konusunda bilgiler sağlar. Bu türde tunç ve değerli maden kalıntılarına bölgemizde Eskişehir yakınlarındaki Demirci Höyük’ün mezarlığında rastlanmıştır.
            Anadolu’da irili ufaklı bir takım beyliklerin ortaya çıktığı ve esaslı bir devletleşme sürecine girildiği bu dönem aynı zamanda bir gönenç ve zenginlik çağıdır.Her konuda gelişmelerin olduğu bu dönem Güney Anadolu’da 2300 yıllarında çıkan büyük bir yangın felaketiyle son bulmuştur. Eskişehir bölgesindeki Demirci Höyük’ün tamamiyle ıssızlaşması da bu felaketle ilgili olmalıdır. Orta Tunç Çağı’nın en önemli özelliklerinden biri, yazının ortaya çıkmış olmasıdır.
            Bu dönemde gereksinim duyulan maddelerin başında kalay geliyordu. Tunç silah, alet ve süs eşyalarının yapımı için gerek duyulan bu maden Anadolu’da fazla bulunmuyordu. Bu madenin teminini Asurlu tüccarlar üstlenmişti. Bu tüccarlar kalayın yanı sıra ince dokunmuş kumaşlar da getiriyorlardı.
            İlçemizde Kulapa Höyük’te elde edilen kalıntılardan buranın bir maden işleme yeri olduğunu ve bu devirlerde Hititler tarafından kullanıldığını biliyoruz. Anadolu’nun yazıyı tanımasına neden olan ve Asur Ticaret Kolonileri Çağı denen bu dönemde, İlk Tunç Çağı’nın ortalarından beri gelişen Orta Anadolu kültürü doruk noktasına ulaşmıştır.
            Koloni Çağının son evresinde Orta Anadolu’da pek çok yerleşme yeri 1725 yıllarında çıkan bir yangınla son bulmuştur. Olasılıkla yerli beylerin bir iç hesaplaşması sonucu çıkan bu olaylardan sonra Hitit Devleti belirmeye başladı. Bu eseri hazırlamaya başlamadan önce Han hudutları dahilinde fazlaca bir Hitit kalıntısının olabileceğine ihtimal vermiyordum. Ancak, araştırmalar sonunda ilçemiz hudutları dahilinde de bir çok Hitit ve Geç Hitit kalıntısının bulunduğunu gördüm. Daha ilk dönemlerden itibaren Hititler Han topraklarının bulunduğu bölgeye de hâkim olmuşlardır. Oldukça tahrip olmasına rağmen Hitit eserleri, hala varlığını korumaktadır. Yazılıkaya (Midas City), Hitit kalıntıları bakımından oldukça zengin sayılır.

         Tespiti yapılarak tescil edilen Hititlere ait Yazılıkaya, Kulapa, Karaağaç ve Erten höyükleri dışında Hititler veya daha öncesine ait yerleşim yerleri bulunması ihtimali de vardır. Çünkü ilçe içerisinde daha birçok tarihi kalıntı yeri, yerleşim yeri henüz belli olmayan mezarlıklar, bir takım tespiti yapılmayan höyükler sayılamayacak kadar çoktur.
        
         Han, 1963 yılında Afyon’un Emirdağ İlçesi’nden ayrılarak Eskişehir’in Çifteler İlçesi’ne bağlanmıştır. 15 Mayıs 1967’de Kasaba olmuş ve Belediye Teşkilatı kurulmuştur. 20 Mayıs 1990 tarihinde çıkarılan 3644 sayılı Kanun ile ilçe statüsüne kavuşmuş, ilk etapta 10 köy bağlanmıştır. Daha sonra Afyon’un İscehisar İlçesi’nden ayrılan Gökçeyayla Köyü’nün de bağlanmasıyla köy sayısı 11 olmuştur.
Hava Durumu
Anlık
Yarın
14° 3°
Site Haritası